kanat güner!!.....
kısaca şöyle diyebilirim: bu sonuç, benim için uygun görülen beyaz gömlekli, paralı, çoluklu çocuklu senaryodan daha çekiciydi. en azından bu senaryoyu ben yazdım, ben oynadım. başkalarının senaryolarında figüran olmadım. is-te-di-ği-mi yaptım. sürünün dümen suyunda şekillenmeyen kişisel istenç hangi yönde olursa olsun hakiki bir şeydir. şu anda bir zavallıyım ama kendini bir şey zanneden, aslında koyuna dönüşmüş, aciz bir doktor olmadığım için de memnunum.
sizin hâlâ yanına bile yaklaşamadığınız bir dolu duyguyu dibine kadar yaşadığım için de memnunum. aptal olmadığım için eroinman olduğumun farkındayım; sizin farkında olduğunuz şeyleri ne çok merak ediyorum, bir bilseniz!
senelerce aralarında olmak, onları çok iyi tanıyor olmak, beyaz gömleklilerin bana yaklaşmasını, yardımını imkânsızlaştırıyor, karşılıklı sinirlenip duruyorduk. benden bir sürü şey anlatmamı istiyorlar, ben anlatırken onlar kendi işlerine gelen kısmını dinleyip, gerisini duymamazlıktan geliyorlardı. muhabbetlerine çok fazla katlanamadım.
diğer hastalar, yani diğer cankiler ise o kadar tanıdıktı ki, konuşmamıza gerek kalmıyordu. yaşadıklarımız, anılarımız, tanıdıklarımız, ağrılarımız, sancılarımız aynıydı, sonumuz da...
belli bir kültür ve terbiye ile büyütülmüş, maddi sıkıntı çekmemiş ama hep en çalışkan, en olgun, en terbiyeli olmak zorunda kalmış çocuklardık. çoğumuzun ailesi ya boşanmış ya da çocukları yani bizler yüzünden ayrılamadıkları için senelerce kavga gürültü birbirlerine katlanan ebeveynlerdi. birkaç gurbetçi dışında hep doktor, mühendis, öğretmen vb. mesleklere sahipti anne babalarımız. bize pahalı oyuncaklar alıp güzel okullarda okutmuşlardı. bizler de bir zamanların en iyi öğrencileri olmuş, zekâmızı, yeteneklerimizi ispatlamış, onların deyimiyle bir noktadan sonra kötü arkadaşlar falan yüzünden sapıtmıştık. hiç bir anne baba kendinde kusur aramıyor, hep aynı tekerlemeyi söylüyordu: "çalıştım, çabaladım, yemedim yedirdim, okusun, adam olsun diye elden geleni yaptım, bir dediğini iki etmedim ama şimdi onun bize yaptığına bak, vallahi yaşlandım, çöktüm, ölümüm bu çocuk yüzünden olacak, doktor, hastane her şeyi denedik gene başlıyor, gene kullanıyor..."
evet, gene kullanıyorduk! krizi kafamızı duvara vura vura atlatıyor, sonra kendimizi onca çirkinliğin ortasında çırılçıplak buluyorduk. biz de toplumdan herhangi biri olabilmek, onların ihtiyaçlarına ihtiyaç duymak, onların yaptıklarını yapmak, onların güldüklerine gülmek, ağlamak istiyorduk belki ama...
yine aynı senaryo... temizlenmiş, evime dönmüştüm. her şeye yeniden başlayacak, geçmişi unutacaktım. çetin'i, sıradışı evliliğimi, akinetonu, esrarı, hakan'ı, yaşanan o deli dolu günleri ve eroini unutacaktım.
ali kemal'in gözlerindeki kararlılığı hatırlıyorum...
gülay, soner, kayhan, ali kemal, garbis... hepsi beni bekliyor...
ne yapmam gerektiğini biliyorum...
evde yine hiç kimse yok. hiç olmadılar ki! küçükken, aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayâl ederdim. değilmiş, hâlâ kimse gelip beni sarayıma götürmedi.
hayâl kurmak, çamaşır suyu içmek kadar zor!
yazacak bir şeyim de kalmadığına göre... evet, artık bitti, perde!
yaşamıma renk katan bir insandı!